10 Eylül 2017 Pazar

SEFER SELVİ KARİKATÜRÜ...

Evrim teorisinin çıkarıldığı ders kitaplarına 
nah işareti yapan ayı girdi.

SEFER SELVİ (10 Eylül 2017-Evrensel) 

DÜNDEN BUGÜNE "ŞEREFSİZLİK" GEÇER AKÇEDİR BU ÜLKEDE!..

İşte size 2 karikatür... Birincisi Cihan Demirci'nin 12 Ağustos 1986 tarihli Fırt dergisinin 3. sayfasındaki karikatürü... Diğeri Ercan Akyol'un 7 Eylül 2017 tarihli Milliyet'teki karikatürü... Kısacası ilki 1986'da yani bundan 31 yıl önce çizilmişti, diğeri ise yeni, 2 karikatürle sağlanan özet şu ki; BU ÜLKEDE ŞEREFSİZLİK HER ZAMAN GEÇER AKÇEDİR ARKADAŞ!.. (C.D.)



ERCAN AKYOL (7 Eylül 2017-Milliyet) 


LATİF DEMİRCİ KARİKATÜRÜ...


LATİF DEMİRCİ (8 Eylül 2017-Hürriyet) 

SEFER SELVİ KARİKATÜRÜ...

Yeni müfredatın ders kitaplarında deprem, 
“Allah’ın kullarını imtihan etme şekli” olarak sunuldu.

SEFER SELVİ (9 Eylül 2017- Evrensel) 


BU DA SEFER SELVİ'NİN BUGÜNÜ DAHA ÖNCEDEN GÖRMÜŞ BİR KARİKATÜRÜ...


SEFER SELVİ (Evrensel) 

NUHSAL IŞIN KARİKATÜRÜ...

NUHSAL IŞIN (Facebook Sayfası)

8 Eylül 2017 Cuma

CİHAN DEMİRCİ YAZDI: "TÜRKİYE'NİN İLK KADIN BAKANI ÖLDÜĞÜNDE ANIMSADIĞIM BİR 'CAFER ZORLU' KARİKATÜRÜ!..

"AH" MİZAH ÖZEL- Dün yani 7 Eylül 2017'de Türkiye'nin ilk kadın bakanı olan Türkan Akyol'un 89 yaşında yaşamını yitirdiği haberini aldık... 1971 yılıydı, Türkiye talihsiz bir dönem daha geçiriyordu ve darbe gibi bir 12 Mart muhtırası yaşamıştı, bu muhtıranın ardından kurulan Nihat Erim hükümetinde ilk kez bir "kadın" bakan olmuştu. Ülke tarihinde çok önemli bir olaydı!..Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı Türkan Akyol. 9 ay süren bir hükümette bakan olan Türkan Akyol daha sonra ilk kadın rektör de olacaktı. 1971 yılında Türkan Akyol'un rektör oluşunun ardından geçtiğimiz ay "AH" sayfamızda andığımız karikatürümüzün özgün ustalarından Cafer Zorlu yukarda Akbaba mizah dergisinin kapağında gördüğünüz bu anlamlı, bu unutulmaz karikatürü çizecekti. Evet bu ülke çok daha sonra 90'larda bir kadının "Başbakan" olmasını da yaşadı ama ne yazık ki o dönemde tüm olumsuzlukları gördü. 

Ayrıca şu bilgiyi de üzülerek verelim. Yazar-gazeteci ve Tüyap Kitap Fuarının yöneticisi sevgili Deniz Kavukçuoğlu, ilk kadın bakan Türkan Akyol'a ilişkin Facebook üzerinde yazdığı kısa bir yazıda, Türkan Akyol'un kamuoyunda bilinmeyen bir yönüne değiniyor, ve şöyle diyor: "... Türkiye’nin ilk kadın bakanı Türkan Akyol dün yaşama veda etti. 89 yaşındaydı. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyeliği, Rektörlüğü ve XVIII. Dönem İzmir Milletvekilliği ile Sağlık ve Sosyal Yardım, Devlet Bakanlıkları yaptı. Sosyal demokrat olarak bilinirdi.12 Mart 1971 Silahlı Kuvvetler muhtırasının ardından 19 Mart’ta Nihat Erim'in kurduğu 33. Hükümette sağlık bakanı olarak görev aldı. Bu görevi 13 Aralık 1971 tarihine kadar sürdü. Bakanlar Kurulu üyesi olarak attığı son imza 6 Aralık 1971 tarihliydi. Bu imza 72 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının çeşitli nedenlerden ötürü vatandaşlıktan çıkarılmalarına ilişkin Bakanlar Kurulu kararına atılan imzaydı. Ben, bu karar sonucunda vatandaşlıktan çıkartıldım. Tam 22 yıl Türkiye’ye giremedim. Yurt özlemiyle yaşadım. Anneannemin, babaannemin, amcamın ve birçok büyüğümün cenazelerine katılamadım. Sayın Akyol’un nasıl olup da böyle bir kararı imzaladığını hiç anlamadım. Yakıştıramadım. Ne var ki o yalnız değildi. O Bakanlar Kurulu kararının altında yine sosyal demokrat bilinen Atilla Sav ve Talat Halman’ın da imzaları vardı. Sayın Akyol’un yaşama vedası bana ister istemez acı çekerek yaşadığım o 22 yılı çağrıştırdı. Bizim geleneğimizde ölünün arkasından olumsuz konuşmak yoktur.Ne diyeyim? Tanrı taksiratını affetsin. 

Bugün ise içine düştüğü gerici kuşatmada "kadın" hakları ve kadının durumu Türkan Akyol'lu o muhtıra döneminin bile çok çok gerisindedir... "Kadın insan mıdır?" tartışmaları yapılan Suudi Kafası ülkenin zihniyetine artık hakim olmuştur. Kadın bakanlıkları da bu yüzden göstermelikten öte bir anlam taşımamaktadır. Zira bugünün "Yeni Türkiye"sinde kadın sadece hem dıştan, hem de içten kapanmakla, çocuk doğurmakla, dayak yemekle, tecavüze, tacize, hakarete, aşağılanmaya uğramakla, ezilmekle, ve badem egemen toplumda tutunabilmek için bir "süs bitkisi" gibi arka planda yaşamakla meşgul!!!.. Kısacası sevgili Cafer Zorlu'nun Mustafa Kemal Atatürk'ün büstüne "öpücük" kondurduğu günlerin de çok gerisindeyiz artık, o zavallı Atatürk büstlerinin ülkede geldiği son perişan hali ise hiç sormayın!.. (Cihan Demirci)


6 Eylül 2017 Çarşamba

"SİNEMAMIZIN GÜLEN YÜZÜ CEVAT KURTULUŞ"U ÖLÜMÜNÜN 25. YILINDA CİHAN DEMİRCİ'NİN YAZISIYLA ANIYORUZ...

Cevat Kurtuluş... Sessizce gideli tam 25 yıl geçmiş aradan... Onu en son Mizahhaber'de anmıştım... 6 Eylül 1992'de, 70 yaşındayken yitirmiştik onu... Ölüm yıldönümlerinde bile pek kimsecikler tarafından anımsanmasa da hala ekranlarda dönen filmleriyle, sinema tarihimizin tozlu sayfaları arasında asla unutulmayacak bir yüz ve bir mimik ustası... Gerçek bir Yeşilçam emekçisi... Çocukluk yıllarımın o unutulmaz, içimizi ısıtan, yüzümüzü güldüren, sevimli ve naif komedyenlerinden biri... Cevat Kurtuluş, 1922 Ankara doğumludur. Gençlik yıllarında Ankara'da Opera Korosunda çalışarak adım atmış sanat hayatına. Ardından 40'lı yıllarda gazinolarda özellikle "taklit" ağırlıklı şovlarla komedyenlik yapmış. 1947'de İstanbul'a gelerek Yeşilçam'a adım atmış, özellikle 60'lı ve 70'li yıllarda film üzerine film çevirmiş, dönemin kalabalık kadrolu komedilerinde karşımıza genellikle o unutulmaz tiplemesi "Aptal Uşak" rolüyle çıkmış. 


Cevat Kurtuluş o müthiş yüzü ve mimikleriyle bizi güldürse de aslında bence müthiş hüzünlü bir yüze sahipti, mizahla-komediyle uğraşan pek çok kişi gibi sanırım çok da neşeli bir hayatı olmadı. Zira yaşamını zar-zor sürdüren tam bir sinema emekçisiydi. Müthiş naif bir insandı. Cevat ağabeyle 80'li yılların başlarında tanışmıştım. O dönemin hemen öncesinde, 70'li yılların sonlarında Öztürk Serengil'in sunduğu "Gülünüz Güldürünüz" adlı taklitlere dayalı komedi programında yer almıştı. 1 Mart 2010 tarihinde Beşiktaş Belediyesinin Abbasağa Parkında düzenlediği "Ustalara Saygı" gecelerinden birinde, Ortaköy Kültür Merkezinde "Yeşilçamın Neşe Kaynakları" başlığı altında Yeşilçam komedyenlerini anı ve anekdotlarla anarken onu da anmıştık... 

Ama benim onunla unutmadığım bir anım var. 80'li yılların ortaları filan olmalı. İstiklal Caddesinden çıkmadığımız günler, zaten oralara yakın bir işyerinde çalışıyorum. Tam da Sinema-TV'ye öğrenci olarak girdiğim dönemler. İstiklal'de bir gün koştururken Cevat ağabeyle karşılaştım, dalgın mı dalgın bir halde yürüyordu. Aslında onunla komedi filmleri üzerine hazırlamayı düşündüğüm bir okul ödevi için konuşmak da istiyordum. Merhabalaştık. Derken Cevat Kurtuluş'a, bir ara buluşup özellikle Yeşilçamın 60'lı, 70'li yıllarını konuşacağımız bir söyleşiden bahsettim. Çok hoşuna gitti ve haberleşmek için benim telefonumu almak istedi. "Tabii" dedim, tam numarayı vereceğim. Cevat Kurtuluş, elini pardesüsünün iç cebine soktu ve o dönemler on parçalık çikolataların içinden çıkan kocaman bir kartonu cebinden zorlukla çıkardı. Şaşırmıştım... Sonra dikkat edince, cebe bile zorlukla giren bu büyük çikolata kartonunun üzerinde pek çok kişinin adının ve telefonunun yazılı olduğunu gördüm ve güldüm. Telefon defteri büyükçe bir çikolata kartonuydu anlayacağınız!.. Büyük olasılıkla "Alem adamsın Cevat ağabey" dedim ve karşılıklı gülüştük. Numaramı o kartonda boş bulduğu bir yere yazdı ve gene pardesüsünün iç cebine zorlukla soktu. Biz ne yazık ki daha sonra buluşamadık ve zaten bir kaç yıl sonra da onu yitirdik ama bu anıyı unutamam. 

Ne zaman yolum İstiklal'e düşse, Beyoğlu çikolatası diye ünlenen çocukluğumun o "Besler" çikolatasının benzerinden bir parça alsam, gözüm vitrindeki büyük 10'luk paketlere takılır ve Cevat ağabeyin iç cebindeki o telefon kartonu aklıma gelir, gülümserim...

Cevat Kurtuluş bu ülkenin çilesini çekmiş pek çok emekçi yeteneği gibi yeterince değerlendirilememiş bir mimik ustası komedyendir ve 25 yıldır Feriköy Mezarlığında sessizce yatmaktadır... Yüzümüzü güldürmüş bu güzel yüreğe, ölümünün 25. yılında mimikler dolusu sevgilerimle...

CİHAN DEMİRCİ - AH! (6 EYLÜL 2017)


CEVAT KURTULUŞ'un MİMİKLERİ: Video için link adresi: https://www.youtube.com/watch?v=FTGYwUk016k


MUSA KART KARİKATÜRÜ...


MUSA KART (6 Eylül 2017-Cumhuriyet) 

28 Ağustos 2017 Pazartesi

ÇOCUK VE GÜLMECE EDEBİYATININ USTA İSMİ MUZAFFER İZGÜ SON YOLCULUĞUNA UĞURLANDI!..



Çocuk ve Gülmece-Mizah Edebiyatının büyük ustası Muzaffer İzgü, bir süre hastanede tedavi gördükten sonra kemoterapiyi reddederek evinde dinlenmeye çekilmişti. 29 Ekim 1933 doğumlu olan, Cumhuriyet'in 10. yılında doğan Muzaffer İzgü, 26 Ağustos 2017 Cumartesi günü İzmir'deki evinde yaşama veda etti. Ölümden bir kaç gün öncesinde Yeni Asır adlı gazetenin "Ünlü Yazar ölümü seçti" başlığıyla yayınlanan çirkin başlıklı haberi doğru-dürüst okumayan bir kitle son yıllarda çok fazla yaşandığı gibi gülmece ustasını Facebook üzerinde öldürdüler, bunların içinde yazar-şair cinsinden insanların da olması işin başka bir trajik yanıydı. Oysa o gazete "öldü" demiyor, kendisine yakışacak düzeyde çirkin bir başlıkla daha çok okunma peşinde koşuyordu!.. Muzaffer İzgü'nün yorgun ve hasta bedeni bu haberin bir kaç sonrasında yaşama veda etti. Bu süreçte pek çok insanın taziye için evini aradığını sonradan öğrendik. Sonuçta hayatını çocuklara adamış, gülmece-mizah edebiyatı ağırlıklı başladığı yazarlık serüveninde ağırlığı çocuk edebiyatına vermiş, 150'yi aşan kitap yayınlamış, çok üretken, emekçi, çalışkan bir yazarı yitirdik. 28 Ağustos Pazartesi günü İzmir'de toprağa verilen Muzaffer İzgü ölmeden önce ardından; "Doğdum, okudum, düş kurdum, yazdım, gidiyorum" denmesini istemişti. İzgü'nün bir cümlesi de şuydu: "Unutmayın çocuk okuru olmayanın, yetişkin okuru da olmaz!.." Hayatını çocuklara adayıp çok uzun yıllar gitmediği okul kalmayan, ülkeyi karış karış gezerek çocuk kitapları aracılığıyla çocuklarla buluşan gülmece ustasını sevgiyle uğurluyoruz...



1933 Adana doğumlu Muzaffer İzgü, 1978 yılında İzmir'e yerleşti ve 40 yılı bulan bir süredir İzmir'de yaşıyordu. Muzaffer İzgü gibi mizah ve çocuk edebiyatı içersinde yazarlık ve çizerliğini sürdüren ve Muzaffer İzgü ile 30 yılı aşan bir dostluğu paylaşan meslektaşı mizah yazarı-karikatürcü Cihan Demirci'nin onun ardından "DAMDAKİ MİZAHÇI" adlı bloğunda yazdıklarını okumak için link adresi: http://damdakimizahci.blogspot.com.tr/2017/08/cihan-demirci-30-yili-askin-srue.html

25 Ağustos 2017 Cuma

CİHAN DEMİRCİ YAZDI: "KARİKATÜRÜN ÖZGÜN USTALARINDAN CAFER ZORLU'YU 5. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE ANARKEN..."

Karikatürümüzün özgün ustalarından biriydi; Cafer Zorlu... Soyadı gibi "Zorlu" bir hayatın içinden geldi, tıpkı yakın çalışma arkadaşı Zeki Beyner gibi. O zorlu hayatın içinden gelip karikatüre tutundu ve karikatürle soluk alıp, karikatürle yaşadı. Yapmadığı iş kalmamış biri olarak 30 yaşından sonra karikatürle var oldu hayatta. İlk karikatürü 1957'de Dolmuş'ta yayınlandığında 31 yaşındaydı. Bu çok rastlanan bir durum değildir. Bugün artık örneği kalmamış benzersiz bir maceranın uzun soluklu çizeri olarak, çizdi, çizdi çizdi. Pek çok dergide ve gazetede... Kitaplarını kendi olanaklarıyla, içlerine bizzat, birinci elden aldığı reklamlar sayesinde kendi kendine bastırdı. Her karşılaşmamızda kendi olanaklarıyla bastırdığı kitapları bize heyecanla imzaladı. Çocuksu bir aşkla sevdi karikatürü de mizahı da. Doğru olan da buydu zaten, zira en parlak dönemlerinde bile meslek dahi olamamıştı bu ülkede karikatürcülük. Adı özellikle de "Akbaba" dergisinin karşısına yazıldı. Zira Cafer abi, "Akbaba" gibi bu nankör toprakların en uzun ömürlü dergisine derginin 31 Aralık 1977'deki hazin sonuna dek ömür verdi. Derginin Zeki Beyner'le birlikte demirbaşı olarak karikatür tarihimize yazıldı. 


Onunla tanışmanın ötesinde birlikte çalışma heyecanını yaşamış, pek çok kez birlikte özel zamanların içine şahit yazılmış biri olarak özü, sözü bir abimizdi Cafer abi. Onunla sohbet ederken de, kafa çekerken de, dertleşirken de, çok sevdiği semti Karagümrük'te buluşurken de, an gelip röportaj yaparken de karşımda hep harbi ve dobra biri vardı... Bu dirençli abideyi, 86 yaşındayken, 24 Ağustos 2012 tarihinde yitirdik. Artık ne onun dönemine benzer bir dönem var buralarda, ne de o denli bir karikatür ve mizah ortamı. "İyi ki seni tanımışım, iyi ki dostluğunu paylaşmışım" dediğiniz kendine özgü, kimselere benzemez, size hayatın aslında ne olduğunu öğreten ustalardan biri olarak sevgili Cafer Zorlu ağabeyimi 5. ölüm yıldönümünde bir kez daha sevgiyle anıyorum, annadın mıııı?..(Onun cümle sonu sözüyle! :) 

Cihan Demirci - AH / MİZAHHABER


(Yukarda gördüğünüz etkili, siyah beyaz Cafer Zorlu portre fotoğrafı; Sadık Üçok arkadaşımızındır, objektifine sağlık.)







CAFER ZORLU'NUN "ZORLU" ÖZGEÇMİŞİ...

1926 yılında İnegöl'de doğdu. Annesinin ölümünden sonra 1939 yılında İstanbul'a geldi. Terzi, berber, kahveci, tornacı çıraklığı, garsonluk bulaşıkçılık gibi çeşitli işlerde çalışarak hayatını kazandı. Kahvelerde karakalem resim ve portreler yaptı. Ama aklında hep karikatürcü olmak vardı. Ancak hayatın zorlukları içinde çalışmak zorunda kaldığı işler karikatür konusundaki hayalinin gerçekleşmesini hep erteletti. Mahmutpaşa'da açtığı hırdavatçı dükkanının kapanmasından sonra karikatüre başlama olanağını buldu. Çizdiği eskizleri Altan Erbulak'a göstererek karikatür çizgilerinin gelişmesini sağladı. İlk eseri 1957'de Dolmuş dergisinde yayınlandı. Bu yıllarda Taş Karikatür dergisinde karikatür çizmeye başladı. Bunu Akbaba dergisi Tercüman, Hürriyet, Milliyet gazetelerindeki spor konulu karikatürleri izledi… Spor Karikatürleri ile T.Gazeteciler Derneği ve Türkiye Spor Yazarları Derneği ödüllerini yıllarca üst üste kazandı. Emekli olduktan sonra meslek hayatı içinde çizmiş olduğu seçilmiş karikatürleri dört ayrı kitapta topladı.

Akbaba dergisindeki patronu Yusuf Ziya Ortaç Cafer Zorlu'yu Bizim Yokuş adlı yapıtında şöyle anlatır : "(…) Cafer sandalyeleri yataklaştırmada son derece ustadır. Ayaklarını uzatır, diz kapaklarını hafifçe büker, masayı dayanak yapar ve arkaya doğru yaslanır . Arkadaşların odasında, dört bacağı sarsak ne kadar sandalye varsa – ki hepsi öyledir sanırım- Cafer'e karyolalık etmektedir. E herifin adı Zorlu, zora sandalye mı dayanır? …Apartmanı yıkmadığı için teşekkür! (…) Rüyasında bile karikatür çiziyordu galiba. Karikatür onun için iş değil şehvetti!."



CAFER ZORLU USTADAN BİR KAÇ KARİKATÜR... 






Cihan Demirci ve Cafer Zorlu... (22 Ocak 2008 tarihinde Saraçhane'deki Karikatür ve Mizah Müzesinde Cihan Demirci'nin gerçekleştirdiği "Zeki Beyner Söyleşisi"nin ardından...)

CİHAN DEMİRCİ SÖYLEŞİ VE İMZA GÜNÜYLE 27 AĞUSTOS'TA KARTAL'DA...

Mizah yazarı-karikatürist, şair, mizah tarihi araştırmacısı Cihan Demirci Kartal Belediyesinin düzenlediği "Kartal'da Yaz'ın Sanat Edebiyat Çadırı" etkinliklerinin son günü olan 27 AĞUSTOS PAZAR günü, saat:16'da; içinden hayat, edebiyat, mizah, karikatür, şiir, neşe, hüzün, zaman ve ülke geçen bir CİHAN DEMİRCİ SÖYLEŞİSİ ve ardından İMZA GÜNÜ ile Kartal'da...


HABER LİNKİNE TIKLAYINIZ: http://damdakimizahci.blogspot.com.tr/2017/08/cihan-demirci-27-agustosta-kartalda.html




22 Ağustos 2017 Salı

29 Temmuz 2017 Cumartesi

KARİKATÜRCÜ MUSA KART ARKADAŞIMIZ, TURHAN GÜNAY AĞABEYİMİZLE BİRLİKTE TOPLAM 7 CUMHURİYET ÇALIŞANI 9 AY SONRA ÖZGÜR!


ÇİZGİ: SEMİH POROY


Cumhuriyet Gazetesi davasında gazete çizeri arkadaşımız Musa Kart, Cumhuriyet Kitap eki yönetmeni Turhan Günay ağabey ve Bülent Utku, Güray Öz, Hakan Kara, Önder Çelik ve M.Kemal Güngör'ün tahliyesine karar verildi... Akın Atalay, Murat Sabuncu, Kadri Gürsel ve Ahmet Şık hakkında ise tutuklamanın devamı istendi. Böylece 11 Cumhuriyet çalışanından 7'si serbest bırakılırken 4'ü tutuklu kaldı!..


26 Temmuz 2017 Çarşamba

ÖLÜMÜNÜN 13. YILINDA, CİHAN DEMİRCİ'NİN KALEMİNDEN USTASI OĞUZ ARAL...

"ONA ONUR ÖDÜLÜ VERİLMESİNE ÖNAYAK OLMAK BENİM DE HAYATIMIN EN ÖNEMLİ ONURLARINDANDIR!"

OĞUZ ARAL... 13 koca görünümlü ama koca görüntüsünün altında bir o kadar da kof 13 yıl geçti Oğuz abimizi, ustamızı, babamızı yitireli... Çizgiye ve mizaha adanmış bir koca ömürdü o... Arka arkaya çok sevdiğimiz pek çok insanı yitirdiğimiz kahredici bir 2004 Temmuz'unun 26'sında sıkıldığı bir hayattan ve ülkeden gene kendi isteğiyle giden bir dev çınar... Bir baba adam... Bir çizgi, bir mizah, bir yürek ustası... Huysuz ama tatlı ihtiyar... Tüm bilgeler gibi dünya mütevazısı... Bildiğini paylaşmaktan keyif alan, günler geceler boyu öğretmekten yorulmamış bir derya... Yüzlerce karikatürcü yetiştirmeye adanmış bir müthiş ömür...

O bizim tarama ucumuz, çini mürekkebimiz, şöhler kağıdımız, abimiz, babamız, dostumuz, sırdaşımız, arkadaşımızdı... Ona kızanın bile an geldiğinde saygı duyduğu insandı... Titiz bir çizgi adamıydı... Kendisi babasını çocuk yaştayken yitirmiş, kardeşi Tekin'e ve sonrasında yetiştirdiği yüzlerce karikatürcüye "babalık" yapmış olduğunu pek çok kişi bilmez bile...

Kolektif dergi çalışmasının bu topraklardaki gerçek öncüsü oldu... Uykusuz gecelerin adamıydı... Gereksiz taramalardan uzak durmamız için yıllarını ortaya koymuş ama bu anlamda çok da başarılı olamamış bir gerçek ustaydı... Haşin ve ürkütücü bir görüntü altında pamuk gibi sımsıcak bir yürek taşırdı... Avni'nin, Utanmaz Adam'ın daha bir sürü çizgi kahramanın babasıydı... Bir pandomim ustasıydı... Bir saz ustasıydı...

Son yıllarında aslında müthiş bir "mizah yazarı" olduğunu da göstererek veda etti dünyaya... Sokakta serseri olma olasılığı çok yüksek insanlardan ilk kez bu ülkede karikatürcü, mizahçı yaratmayı başarmış bir ustaydı o... Genellikle sıradan ve kıytırık öğretmenliğe dayalı "Yetiştiricisi" pek de fazla olmayan bu coğrafyada harbiden çizer yetiştirmiş bir baba adamdı... Bir daha benzeri olmayan ve olmayacak olan unutulmaz dergi "Gırgır"ın her şeyi...

OĞUZ ARAL... 1989 yılında çocuğundan yakın gördüğü, çocuğundan daha fazla gördüğü Gırgır dergisinden, patron ve iktidar baskısı altında zorla atılan, dergisi elinden zorla alınan ve onun yanından yetişen bizlerin asla unutmayacağı anlar yaşayan, son yıllarını Hürriyet gazetesinde pek de mutlu geçirmeyen ve aslında tatilden çok veda için gittiği Bodrum'da 26 Temmuz 2004 günü, artık çok sıkıldığı bu ülkeye ve bu dünyaya bilinçli bir şekilde veda eden, anmaktan asla yorulmayacağımız bir şefkat kapısı...

Sevgili ustam aramızdan uçalı 13 yıl olsa da o her an yanımda olmaya devam ediyor... Tıpkı giden diğer ustalar gibi... Zaten onların verdiği soluk ve gaz olmasa bu ülkede mizahla uğraşmanın hiçbir anlamı yok artık... Çünkü ülke diye bir yer bile yok artık... Onlar çok daha güzel günlerde yazıp, çizdiler ve ustalıklarını gösterip gidilecek zamanda gittiler belki de, bize hayatımızın en olgun dönemlerinde bombok bir coğrafya kaldı... Tatsız, tuzsuz, gergin, insan kalitesi yerlerde gezen, şuursuz ve kişiliksiz bir coğrafya... Hayatın gerçeklerinin hep mizahın yaratıcı gücünün önünde gittiği, gerçek mizahçıyı delirtecek kadar hazin bir coğrafya...

Bizler, onun yanından geçmiş mizahçılar; Onunla an geldi sarmaş dolaş, can ciğer olduk, an geldi kavga ettik, bazen güneşli, bazen fırtınalı ama her daim sevgi dolu bir birliktelikti bizimkisi... Oğuz Aral... Kişisel tarihimde yeri apayrı bir usta... An geldi babamdan yakın gördüm onu... An geldi koptum, uzaklaştım ama son yıllarında yeniden yanındaydım. Ona dair hislerimi son yıllarında onunla paylaşabilme onurunu yaşattı bana... Kızacağını sandığım şeyler anlattığımda sevecen bir baba edasıyla dinledi... Kendisiyle dalga geçmeyi başarabilmiş kaç mizahçı vardır bu ülkede?.. Bakmayın çoğu burnundan kıl aldırmaz!.. Ama Oğuz abi bu anlamda da müthişti. "Huysuz İhtiyar" adını da kendisi takmıştır zaten. Oysa son yıllarında tam tersiydi Oğuz abi...

Şimdi onunla tanıştığım ilk yıllar geliyor gözümün önüne... Hâlâ gözümün önündedir o ilk kare... 1978 yılının Mart ayında geçtim onun ilk kez karşısına... Bir gece yarısı tir tir titreyerek... 1978, 1979, 1980 yıllarında amatör bir çizer-yazar olarak arşınladım Gırgır kapısını... 1981 yılının Haziran ayına dek sürdü bu ilk dönem arşınlaması... 1981 yılının Haziran ayında profesyonel mizahçı olarak ilk kez Ses-Atmaca mizah ekinde çalışmaya başlamıştım zira... Sonra 1986 yılında Güldürü Üretim Merkezinin kapanmasının ardından yeniden ama bu kez profesyonelce Gırgır kapısındaydım. 1986,1987, 1988 yılları...1988 yılının yazıydı, Gırgır bana artık keyif vermemeye başlamıştı işin gerçeği. Kendi kendime sessizce ayrıldım ustanın yanından ve Fransa maceram başladı ardından. Zaten onun da 1989 yılı yaz aylarında sona erdi zorla da olsa Gırgır macerası... Ardından çıkardığı Avni hiçbir zaman aynı tadı vermedi, ne ona, ne okura... Oğuz usta ile son yıllarında yeniden yakınlaştık. Evine gittim kaç kez, saatlerce sohbet ettik, o dönemler çok keyifsizdi, insanlardan kaçar haldeydi, zorla da olsa röportaj yaptık.

Sonra 2002 yılında onu binbir güçlükle ikna etmeyi başarıp, halk karşısında son söyleşisini gerçekleştirdik Taksim'de birlikte... Ardından o dönem genel sekreterliğini yaptığım şu andaki pek de benzemeyen Karikatürcüler Derneği'ne anlamlı bir ödül önerisinde bulundum. Karikatürü halkla buluşturan ilk çizer olan Cemal Nadir'in 100. doğum yılıydı 2002 ve biz bir yıl boyunca Cemal Nadir ustamızı anmıştık. Öneride bulundum ama gene hiçte kolay olmadı bunun sonuçlanması. O dönem yönetim kurulunda olan her tarafı problemli ve kompleksli bir çizer öfkeyle karşı çıktı Oğuz Aral'a "Onur Ödülü" verilmesine, üstelik o da Oğuz ağabeyin tezgahından geçmişti. Ödüle karşı çıkan bu içme sefili ödül gecesine en erken gelip bir köşeye kurularak bütün gece içkinin dibine vurmayı bilmişti. Sonuçta taş koyanlara inat Oğuz Aral ustamıza hayatının tek onur ödül olan "Cemal Nadir Onur Ödülü"nü verdik, unutulmaz bir gecede, gözyaşları arasında. Gene öylesine mütevazıydı ki, ödülü bile yitirdiği çizer arkadaşları adına kabul edebileceğini söyleyip, onların üşenmeden tek tek ismini sayarak almıştı o gece. O gece benim de hayatımın "ONUR" gecelerinden biridir, sanırım birincisidir...

An geldi yıllar içersinde ondan koptuk, hatta rakip yerlerde çalıştık ama o bize inandı, biz onu sevdik. Bizimkisi bir baba-oğul sevgisinden de öteydi. Onun ardından hem Gırgır'ı, hem de onu anlatan özel sunumlar hazırladım. Son bir kaç yıldır belgesel niteleğindeki bu görsel sunumları fırsat bulduğum yerlerde gerçekleştiriyorum. İki ayrı sunumu; "Mizahımızın Alayköşkü: Gırgır ve Oğuz Aral" adı altında birleştirdim. Bugüne kadar bir kaç yerde bu sunum yapıldı. Keşke daha fazla arzu eden çıksa ama bu anlamda da çok geri düştü Türkiye, özellikle de sivil toplum örgütleri ve belediyeler... Sahi bu arada yakın geçmişte hiç beklenmedik şeyler de oldu. Örneğin; Oğuz Aral ustamız Antalya'da, Antalya Büyükşehir Belediyesinin etkinliğinde 2010 ve 2011 yıllarında iki kez, ölüm yıldönümü gecesinde, ciddi kalabalıklar karşısında anıldı. Onu Adana'daki "Çiçeği Burnunda Karikatürcüler Buluşması"nda andık gene ardından...

Ölümünün 10. yılı öncesinde de, aylar öncesinden çağrılar yapmıştım, Mizahhaber bloğum aracılığıyla... Özellikle de belediyelere, sivil toplum örgütlerine... Hem onu, hem de başka mizah ustalarını özel emek verilmiş sunumlarla anmak için ama kimseciklerden tek bir ses çıkmadı... Böylesi bir usta, 13. ölüm yıldönümünde de gene es geçilecek elbet. Ya da şuursuz Kadıköy Belediyesinin yaptığı gibi uydurma heykeli ve unutulmaz çizgi kahramanı Avni'nin kötü heykelleri yürüyüş yolunun ortasına dikilmiş duracak... İnsan kıymeti bilmez bu nankör coğrafyaya yakışan budur ne de olsa... Koca Oğuz Aral kimin umurunda, onun el verdiği, ikinci baba saydığı bizim gibi çizerlerden başka...

Oğuz Aral'ın ömrünü geçirdiği o şehr-i İstanbul, ustanın ardından 13 yıl geçmesine rağmen ölüm yıldönümlerinde onu hakkıyla anabildi mi?... Ne yazık ki, buna da "hayır" demek durumundayım... Şunu da eklemek isterim üzülerek; 2013 yılında ilk kez 8 Nisan'da İstanbul'da, Akatlar Kültür Merkezinde düzenlenen "Ustalara Saygı" kapsamındaki anma gecesinde ne yazık ki salonun yarısı bile dolu değildi ve onun yetiştirdiği çok az karikatürcü vardı o anlamlı gecede. Gece uzayan konuşmalarla o az sayıdaki izleyiciyi de giderek kaybetti...

2014 yılı 26 Temmuz'u 10. ölüm yıldönümüydü ve üstelik bir Cumartesi gününe denk gelmişti... Onun en son emek verdiği yazı yazdığı, çizdiği Hürriyet gazetesine baktığımda, bırakın bir anmayı, tek satır bile yoktu ustamız hakkında...

Ama inanın yaşıyor olsa o geceyi de, bugün çıkmayan anma yazılarını da pek önemsemezdi. Çünkü böyle dertleri pek yoktu Oğuz abinin. Örneğin onunla ettiğim uzun sohbetlerden biliyorum, arkasından heykelinin, hele hele bu kadar kötü bir heykelinin filan dikilmesini istemez hatta küfredecek kadar kızardı. Ama o kırıldığını bile belli etmekten özenle kaçındı özellikle ömrünün son yıllarında. O yapacağını fazlasıyla yapıp bir köşeye çekildi erkenden. Zira bu ülke onu ve emeklerini fırlatıp atmıştı bir kenara, tıpkı Aziz Nesin ustama yaptığı gibi... İnsana ders verecek bir olgunlukla noktaladı ömrünü. Dediğim gibi onun gidişi farklıdır. Kendisi noktalamıştır hayatını. O bizim "Oğuz abimiz" bedenen yanımızda olmayabilir ama biz soluk aldıkça ruhen her an yanımızda.

Bugün bambaşka işlerle uğraşıp, madden çok daha iyi koşullarda bir ömre sahip olabilirdim ama Oğuz Aral gibi bir daha pek benzerinin gelmeyeceği uzun yıllardır açıkça gözüken bir usta, beni ve pek çok genç adamı mizahın o benzersiz dünyasının içine kattı. Bugün eğer kafayı yemiş, manyak ötesi bir noktaya ulaşmış, ruha ve kalbe zarar bu ülkede hâlâ soluk alabiliyor, hâlâ direnebiliyorsak, Oğuz abinin bizi ittiği mizahın, karikatürün o benzersiz dünyası sayesindedir... Koca gibi gözüken ama zalim bir iktidar sayesinde koflaşan 13 yıl aktı, geçti... Oğuz abimize olan özlemimiz kar topu gibi büyüdü... Çünkü böylesine bir "baba" adamı bulmak mümkün değil artık bu bok çukurunun içinde debelenen, insan malzemesi aşağılık hale gelmiş coğrafyada... İçimizde ondan kalan taraması bol enerjiyi tutumlu kullanarak direnmeye devam ediyoruz... Sorarım bir kez daha: "Böylesi bir insan nasıl özlenmez?.."

Cihan Demirci - MİZAHHABER

(Bu yazı 26 Temmuz 2014'te kaleme alınıp yayınlanmış ve 26 Temmuz 2017'de de güncellenmiştir.)